Çok şükretmek lazım çok, bugün Pınar Ablanın yazısını okudum ( http://www.benimgibi.net/2011/06/ben-hala-dolasiyorum-avare/ ) , içine Sezen Aksu’nun şarkısını da koymuş, gözlerim dolu dolu, yüreğimde kocamanlık ile okudum.
Sevginin, aşkın ne kıymetli bir şey olduğunu ve herkesin bu kadar şanslı olmadığını düşündüm. Ve aşkı sadede yaşamak gerektiğini anladım.
Ben şuan aşığım, yani sadece aşkı yaşayanım. O nedenledir ki sorular sormuyorum, tartmıyorum, sadece tadıyorum ve inanın bana çok ama çok lezzetli…
Ona her konuda kızabilirsiniz ya da kızmayabilirsiniz, bu tamamen biz kadınların elinde…
Geçen gün kuafördeydim; “kadınlar – erkekler” başlıklı bir konu konuşuyorduk ve ben o an anladım ki taaa babamdan kalma izlerle ben erkeklere daha çok acıyorum, nedense biz kadınların her koşulda yaşayabileceğini, her türlü yalnızlığı kalabalığa çevireceğine inanıyorum ancak erkekler için aynı şeyleri düşünemiyorum, sanki onlar hep yalnız, hep muhtaç…
Ankara okur buluşmasına gitmiştik ( Bebe Money Clup & Pınar Reyhan Özyiğit / Kelebek Etkisi Projesi ). Uçakta dönerken sohbet esnasında sol yanımda Ülker, sağ yanımda Selcan bana bakıp sen eski tarihte yaşamalıymışsın dediler ve koptuk.
Sonra araştırdım nasıl bir şeydi eski tarihlerde KADIN olmak…
Alıntı bilgiler:
Eski Hint geleneğinde kadın, erkeğin mutlak egemenliği altında yaşıyordu.
Hint kadını erkeğine kayıtsız şartsız itaat ve sadakat göstermek zorundaydı. Beşerî işlemlerde kadının belirleme ve tercih hakkı yoktu.
Kocası ölen kadın, çoğu yerde kocası ile birlikte yakılıyordu. Mirası, kocasının akrabaları olan erkeklere, akrabası olmadığı takdirde din adamlarına terk ediliyordu.
Dul kalanlar ise, ölünceye kadar evlenemiyorlardı. Dönemin din anlayışına göre kadın, kötünün sembolüydü; gerektiği zaman tanrılar için kurban edilebilirdi.
Eski Çin ve Japon geleneğinde kadının değeri, kocasına ve kocasının akrabasına olan hizmeti ile ölçülüyordu. Erkek, ailede mutlak hakimdi.
Kadın, ıslah edilmesi gereken bir varlık olarak değerlendiriliyordu.
“Madem karını sabahleyin dövdün, öğleyin de niçin dövmeyeceksin ki?!” şeklindeki Çin atasözü, bu dönemdeki anlayışı çarpıcı biçimde yansıtması bakımından burada zikredilmeye değerdir.
Eski Yunan ve Roma geleneğinde kadın, alınıp satılan veya devredilen bir eşya hüviyetini taşıyan; kötülüğün kaynağı; yaratılışta eksik kalmış sıra dışı bir varlık olarak kabul ediliyordu. Ancak kadının asıl konumunu, cinselliği tayin ediyordu.
Afrodit ya da Roma’daki adıyla Venüs, cinselliğin tanrısal bir boyuta ulaştığının açık bir göstergesidir. Psikanalizin kurucusu Freud’un düşünce merkezini teşkil eden “Libido-Haz Prensibi”ni (2) Yunan mitolojisi ile desteklemesi bir rastlantı değildir.
Özet;
Ya ölmüş kocasıyla birlikte gömülmek zorunda kalacak kadar erkeğe bağımlı kılınarak, kocasının hâkimiyetine mahkûm edilmiş;
Ya bütün hayatı işgücü, cinsellik, üreme gibi birtakım dar kalıplar arasında sıkıştırılarak sınırlandırılmış;
Ya da temel nitelikleri bastırılarak, toplumdan soyutlanmış, kimliksizleştirilmiş ya da var oluş mücadelesi dâhilinde hak etmediği bir kimliği kabul etmek zorunda bırakılmıştır.
Sonra durdum kendime baktım; Hayır ben ne eski tarih kadınıydım ne de milenyum yılına ait kadın…
Karması olmuştum, evet erkeğime hizmet etmekten çok hoşlanıyordum, yemek yapmayı hiç sevmezken dolma sarıp, mantı açacak kadar becerikli olmak hoşuma gidiyordu. Lakin ben tüm bunları yaparken asla içimden geleni yapmayı bırakmadım ki, bugüne kadar tüm kavgalarda söylemek istediğimi hep söyledim, susmadım susmam, hele haklıysam asla!
Beni kötü bilse de onun için iyiyse söylediğim ya da yaptığım yine yolumdan dönmedim.
Hatta ben kendi çemberimde bulunan birçok erkek tarafından ASİ, KEÇİ gibi sıfatlarla anılırım.
Kısacası ben istersem; raks ederim, hizmet ederim, gönül alırım, alttan alırım, sever şefkat gösteririm. Lakin doğrumdan vazgeçmem, kendi bildiğimi yapmaktan alıkoymam, hakkımı yedirmem, sözümü esirgemem…
Mesaj:
“Kadın olmak eski tarihte de yeni tarihte de bence ne tarafından baktığınızla doğru orantılı değişir, ama büyük şans olduğuna inanıyorum.”
Bugünkü dileğim;
İç huzurumla, neşemle sevdiklerimi mutlu eden, kendisi de mutlu yaşayan bir kadın olarak yaşamak…
Tavsiyem;
“Paulo Coelho – ELİF” isimli kitabını okuyun, mutlaka…
Ne zaman mutlu oluruz?
Kadın ya da Erkek olduğumuzu değil de, iyi insan olmayı becerdiğimiz zaman.



Ne Düşünüyorsunuz?